“100 ne olacak bu memleketin hali?” kitabı, 100 kişiye aynı soruyu sorarak hazırlandı. Ve bu çetrefilli işten hatasız çıkalım diye yayınlanmadan önce defalarca tekrar okuduk, kontrol ettik. Olmadık hatalar yakaladıkça tedirginliğimiz arttı, tekrar tekrar okuduk, gelen metinlerle karşılaştırdık. Ama maalesef yine hata yaptık. Serdar Ateşer’in yazısının son üç paragrafını baskıda bir şekilde kaybetmişiz. Kitaba katkıda bulunması için neredeyse bir tek (yahut en çok) Serdar Ateşer’e ısrarcı olmuştum. Bu da mahçubiyetimi arttırdı. Bütün kabahat bana aittir, Serdar Ateşer’den ve bütün okurlarımızdan özür dilerim. Metnin yazarı tarafından gözden geçirilmiş geniş versiyonunu buradan yayınlıyoruz. Sevgilerimizle…

Metin Solmaz

Uzun boylu ve aptal Averell Dalton, tren rayına kulağını dayamış ve dikkat kesilmiş durumdadır. Diğer 3 Dalton, esasen de kısa boylu, akıllı ve sabırsız Joe, Avarell’in taa uzaklardan gelen titreşimleri raylarda hissedip de çöl sıcağında saatlerdir bekledikleri trenin gelişini haber vereceği o heyecanlı anı beklemektedir. Nihayet, o ‘geliyoorrr!!’ diye kafasını kaldırıp neşeyle bağırırken, aynı karede, lokomotifin de o an Averell’in saçlarını yalayarak süratle geçip gittiğini görürüz.
‘Ne olacak bu memleketin hali?’ ya da ‘Baksana memleket ne hale geldi?’ bana sanki soğuk savaş dönemine ait iç geçirmeler gibi gelir. O zamanlar dünyadan haberi olmayan bizlerin, bizden önceki kuşakların etrafımızda ve ‘memleket’de dönen dolapları kavrama konusunda donanımsız, epeyce bilgisiz ve çaresiz halde içine düşülen bir ‘meyhanede bulunma’ halinin nidaları…
Dünya global olmasına o zamanlar da globaldi aslında. Sadece, bizlere olanı biteni bugünkü gibi hafiyece takip etme ve yer yer de müdahil olma hissini yaşatacak oyuncaklarımız yoktu. Onlar, kabasaba ama yine de hayli iş görür ilk halleriyle, uluslarüstü bir azınlığın elindeydi henüz.
‘Ne olacak bu memleketin hali?’ işlerin az çok yolunda gittiğini düşündüğümüz, olayların şirazesinden çıkıyor hissini vermediği ‘normal’ dönemlerin hafif melankolik ve insanlara şöyle tatlı bir gerinme payı da bırakan sorusuydu. Sonra hep beraber yeni bir aşamaya gelinirdi. İşte o aralar bazılarımız, bizim Averell gibi, son anda birşeyler olacağını bir yerlerden duyar ya da farkeder gibi olurdu. Zaten söylentisi de sizin kulağınıza kadar geldiyse , artık sabahına darbe mi, çıkarma mı, muhtıra mı, kriz mi… ne olacaksa olurdu. Yani memleketin ‘hali’ bir gün içinde ‘olacağına’ varırdı ve sorumuzun da ikinci bir emre kadar bir manası kalmazdı; ‘Memleketin hali’yle şimdi ‘ciddi birileri’ ilgilenmekteydi ve zaman herkesin susup, başına birşey gelmemesini temenni ederek bekleyip de görmesi zamanıydı. Arada sırada fazla etliye sütlüye karışmayan o ‘Ya, memleket ne hale geldi’ şeklindeki yorum/soruya başvurulurdu, işte o kadar…

Peki bugün? Bugün bu soru hala revaçta sayılır. Diğeriyse pek naif ve işlevsiz kalıyor sanki. 20. Yüzyılın sonuna doğru, en nihayet elimize alabileceğimiz formata getirilmiş oyuncaklarımızı ve uygulamalarını kullanabilecek kadar ’Akıllı’laştırılmış Averell’ler ve Joe’lar olarak hepimiz herşeyi takip, tasnif ve didik didik analiz etme ve çıkarsamalarımızı apar topar elaleme yayma halindeyiz. Sanal düzlüklerde bir think tank savaşı yaşanıyor. Memleketi çoktan geçtik, tüm ülkelerin, hatta gezegenimizin geleceği hakkındaki iddialı teorilerimiz, pek yakında olacaklara dair –tabii ki- şaşmaz tespit ve öngörülerimizle ve birbirimize değmeden, bir dayanışıp – bir küsüşerek ilerliyoruz;
Biz ne yapsak bilinemezliğinden gram kaybetmeyecek bir geleceğe doğru… rin..tin..tin
Geriye de, ekrana gözümüzü dayamış halde bas bas bağırarak gelişini müjdelediğimiz trenin aslında bizden hızla uzaklaşmakta olduğunu anlayıp, etrafımıza baktığımızda, sorgusuz içine atladığımız o devasa boşluğu da nihayet idrak edecek oluşumuzun acıklı öyküsü kalıyor.