Yıl 1986. Askerî cezaevindeyiz. Dört duvar arasında üç kişi: Sevan, ben ve aramıza muhbir olarak yerleştirilmiş pek zavallı bir aşçı yamağı.

Dışarıdan kitap gelmiyor, yasak. Matematik kitaplarımı mesela, “Biz bunlarda ne yazıldığını anlamıyoruz!” gerekçesiyle içeri almıyorlar. Neyse ki askeriyenin oldukça geniş bir kütüphanesi var. Daha çok savaş ve Kemalizm üzerine. İkimiz de savaş kitaplarına dadandık. Pearl Harbour üzerine dört beş kitap okuduğumu hatırlıyorum. Vietnam, Kore, dünya savaşları, muharebeler, savaş taktikleri vs. Çok ilginç tabii. Başka nerede okuyabilirdik ki bu kitapları? O savaş kitaplarından aklımda kalan tek şey askerliğin aslında istenirse bayağı eğlenceli olabileceği, hatta entelektüel bir doyum sağlayabileceği!

Ama bütün gün de kitap okunmuyor ki! Şifreli mesaj çözme oyunu oynamaya başladık. Bir zaman sonra o kadar ustalaştık ki bu işte, sadece bir iki şifrelenmiş cümleden şifreyi çözebilir hale geldik. Bu becerimizle gardiyanları pek şaşırttığımızı hatırlıyorum.

Birbirimize çapraz bilmeceler hazırladık. Onunkiler Amerika’nın herhangi bir gazetesinde yayımlanabilecek kalitedeydi.

Ekmek hamurundan satranç tahtası yaptık gizlice. Gizlice çünkü cezaevinde satranç yasaktı. Siyah askerler için ekmeğin içine sigara külü kattık. Gardiyanlar görmesin diye geceleri battaniyenin altında oynuyorduk. Muhbirimizin bizi ihbar ettiğini tahmin ediyorduk ama görmezden gelirler diye umuyorduk, ne de olsa kaçamağımız pek masumdu. Öyle olmadı! Yakaladılar ve sanat şaheserimizi iç ettiler!

Bunun dışında her sabah bir iki saat dönüşümlü olarak birbirimize akademik seminerler verdik. O bana Güney Amerika tarihi, klasik müziğin doğuşu, demokrasi nedir ya da ne olmalıdır, İstiklal Savaşı, Ermeni Kıyımı gibi çeşitli konularda seminerler veriyor, ben de ona biraz bildiğim yegâne konu olan matematiği anlatıyorum. Benim anlattıklarımı anlamıyor, hatta deli saçması buluyor! Ama onun anlattıkları bana had safhada ilginç geliyor. Sadece söyledikleri değil, söyleyiş biçimi, kurduğu mantık silsilesi de son derece ilginç. Savunduğu savlar da tüyler ürpertici… Ama o kadar ustaca savunuyor ki itiraz edemiyorum. Savın yanlış olduğu bariz de, argümanı nasıl çürüteceğimi bilemiyorum! Çürük tahtaya bassın da bir güzel sıkıştırayım diye pür dikkat dinliyorum, nafile! O zamanlar herhalde şeytanın avukatlığını yapıyor diye düşünüyordum. Şimdi biliyorum ki belki arada bir şeytanın avukatlığını yapıyordu ama çoğu zaman kendi özgün fikirleriydi.

En kabullenmiş düşünceleri sorgulamak gerektiğini Sevan’dan öğrendiğimi söyleyebilirim. Daha önce de biliyordum tabii ama teorik bir bilgiydi!

Gene de bir iki defa savunduğu bir sava güçlü bir argümanla karşı çıktığımı anımsıyorum. Cevabı sadece bir “Hımmm” oldu ve tartışma orada noktalandı! İşte Sevan!

Gün 24 saat. Çok fazla! Kendimize bir başka eğlence bulduk: Türkçe erkek adları listesi! Bir iki hafta uğraştık. Unuttuğumuz ad kaldığını sanmıyorum!

Oradan doğal olarak Arapçaya geçtik. KTB kalıbından kitap, kütüphane, kâtip, mektup, mektep vs. Kaf ’la kef arasındaki fark. Ayın’ın incelikleri. Çok ilginç geldi bana. Arapça kelime üretme kalıplarını öğretti. Biraz Arapça bilgisi var, zamanında Latince de öğrenmiş. İngilizcesi ana dili gibi. Fransızcası ve Almancası da mükemmel denilecek seviyede. Ama Türkçe bilgisi dehşetengiz. Bir gün Sevan’a,

-Bu kadar çok kelimeyi nereden öğrendin, nasıl biliyorsun? diye sordum.

-E biraz Türkçe biliyoruz herhalde! diye cevap verdi.

Gerçekten de biliyordu. Bilmediği konu yoktu ki…

O kötü günler geçti. Araya on yıl girdi. Yurtdışından Türkiye’ye döndüm. Sevan’la görüştük.

-Eee? N’apıyorsun görüşmeyeli?

-Ev yapıyorum…

-Ev mi?

Ne evi?

-Bildiğin köy evleri…

Şaşırdım. Sevan her şeyi bilir, her şeyi yapar da ev yapabileceği hiç aklıma gelmezdi. Gittim gördüm. Olağanüstü. Muhteşem. Fantastik. Sıradışı.

-Ben de isterim bunlardan…

-Tamam.

Böylece Vakıf iki ev sahibi oldu. O evler maliyetini çoktan çıkardı.

Daha sonra Şirince’yi adam etti Sevan. Yok olmak üzere olan tarihî bir köyü turistik bir cennet haline getirdi. Üstelik tarihe ve doğaya zarar vermeden, hatta tam tersine, tarihe ve doğaya koruyarak, onlara değer katarak.

Sonu ne oldu? Sevan yine hapse girdi bu yüzden. En az 10 yıl daha geçirecek kodeste, bekleyen cezalarla belki 25 yıl.

Sadece hapiste değil, elinden çalışma olanakları da alınmış durumda. Elinizdeki kitabın yazarı artık bilimsel araştırmalarını yapamıyor. Hapiste çünkü. Bilgisayar yasak. Oysa ne projeleri vardı. Acaba onu hapse atanlar ve ondan çalışma araçlarını esirgeyenler sadece ülkemizin değil, insanlığın neler neler kaybettiğini bir gün anlayabilecekler mi?

Madalya, teşekkür filan beklemiyorduk ama bu kadarını da hiç beklemiyorduk. İmar suçundan cezaevinde olan mı var bu ülkede? Cumhurbaşkanlığı sarayının bile kaçak olduğu bir ülkede yaşıyoruz, gerisini siz düşünün!

Sorunun kaçak inşaatta olmadığı çok belli. Utanç içinde hep beraber yerin dibine girelim! Bize müstahaktır.

Ağır mı konuştum?

Ali Nesin

Kitaptan bir bölüm için tıklayınız.